netkitap.com

YAZMADAN GEÇİP GİTTİKLERİMİZ

27/1/2010 -Kategori: deneme

 

Ömer AKŞAHAN

 

            Bugün farklı bir şey denemek geçti usumdan. Kimbilir, dünyada bunu deneyen birileri olmuşsa da ben tanık olmadığım için bir yorum yapamayacağım.

            Her gün yaşayıp da bir yazı bütünlüğü içinde değerlendirmeye gerek duymadığımız kimi davranışlar, kullanıp attığımız eşyalar, bir anda yanımızdan akıp giden nesneler…

            Hiç bunları düşündüğünüz oldu mu sizin de?

            İlk aklıma gelen ne diye düşünsem de hemencecik pat diye düşmüyor usuma. Ama önceleyin sokağımız geliverdi. Onun üzerine hiçbir şey yazmadığımı düşündüm. Oysa bu sokakta 24 yıldır yaşamaktaydım. İnsanın bu kadar uzunca süre yaşadığı yer hakkında üç beş satır da olsa bir şeyler karalaması gerekmez mi? Sokağımıza haksızlık yaptığımı anladım.

            Kim akıl ettiyse iyi etmiş ya, doğrusu adını çok severim: Bilgi Sokak! Bu sokaktan belediye başkanı da çıktı. Karşı komşum Mimar Münir Bezmez. Bir dönem Ödemiş Belediye Başkanlığı koltuğunda oturdu. Halim, selim biridir. Hiç kimseye karşı en ufak bir saygısızlığı görülmemiştir. Sessizce evine gelir, gider. Gördüğü herkesle selamlaşmayı da ihmal etmez doğrusu. Severim kendisini.

            Gülen Köymen birlikte çalıştığım meslektaşlarımdandır. O da bir dönem, Ödemiş’e Belediye Başkanı olarak hizmet etti. Onun yeni seçildiği sırada biz sokağımızı temiz tutma adına bir komite kurmuş ve komşularla bir Pazar günü sokağımızı tertemiz yapmıştık. Ancak bir sorunumuz vardı; kaldırımlarımıza henüz beton dökülmediği için yağmurlu günlerde sıkıntı yaşıyorduk. Sonunda komite olarak Başkan Gülen Beye gittik. Sokağımızda yaptığımız işi ve kurduğumuz komiteden söz ettik. O her zamanki heyecanıyla, “Sizi tebrik ediyorum. Kaldırım işine derhal el atıp, en kısa zamanda betonlatacağım.”diyerek bizi uğurladı. Verdiği sözü de tuttu Gülen Başkan, sağolsun.

            Sait Faik’in bir öyküsünü anımsıyorum. Sokağını saat saat izleyerek, hangi saatte kimlerin gelip geçtiğini anlatır o öyküde. Örneğin saat 03.00-04.00 arası fırıncıların resmi geçidi vardır. Saat diyelim 07.30’da öğrenciler sokağa dökülür. Sokağa en son çıkanlar da emekliler olsa gerek. Ben de böyle bir gözlem yaptım diyemem ama sabah kahvaltısı için sokaktan geçecek simitçinin geç kalkan bizim gibi emekliler için hangi saatte geçeceğini çoktan öğrendim.

Geçenlerde emekli öğretmen arkadaşla konuşuyorduk. Dershanede çalışırken haftada 40-50 saat ders bana vız geliyordu. Vücudumuz bu tempoya karşı dirençli olmayı öğreniyordu sanki. Şimdi her şeyden elimizi eteğimizi çektik, saat 11.00’lere kadar yatıyoruz. Bu durumda vücut direncini yitiriyor ve daha kolayca hastalığa yakalanıyoruz, şeklinde durumu özetledi. Ben de insanın aktif çalışırken bir hobi geliştirmesi gerektiğine inandığımı, bu sayede aktif iş yaşamını bıraksa da hobisiyle uzun yıllar sağlıklı yaşam sürdürebileceğini söyledim. Örneğin Can Kıraç, Cahit Tanyol, Mustafa Erdal ağabeyim gibi üç sembol isim bu savımı net bir şekilde kanıtlıyor. Cahit Hocam 95, Cahit Kıraç Bey de sanırım 75’ini çoktan aştı. Mustafa Erdal ağabeyim kendisi söylemese de 70’in üstünde. Her üçü de günlerini okuyarak ve yazarak geçiriyorlar. Ne mutlu onlar gibi olabilenlere!

Ailecek Ödemiş Gölcük yaylasında orman içi piknik alanında yedik, içtik, eğlendik. Sıra oluşan çöplerin toplanmasına geldiğinde, doğal olarak elime bir poşet alıp çöpleri toplamaya koyuldum. Ben bu işi yaparken yan tarafımızdaki aileden yaşı dört ya da beş olabilir bir çocuk yanıma geldi ve dedi ki:”Amca sen çöpçü müsün ki çöpleri topluyorsun?”

O çocuk ailesinde böyle bir şey görmediyse ne denebilir ki? Her şey önce aileyle başlar diye, boşuna mı denir?

Bizim sokaktan söz açılmışken, bir garipliğe de dikkatinizi çekmek isterim. Sokağımız Saraçoğlu Caddesindeki Bilgi Kıraathanesinin oradan başlar, gider gider tam Hamdibey Camiinin kavşağına geldiğinde bıçak gibi kesilir; buradan itibaren aynı yol standardında olan sokağımızın adı birden Şehit Lütfi Bingöl Caddesi oluverir. Bu isim değişikliği hangi belediye başkanı zamanında yapıldı ve sokak standardı nasıl oldu da birden caddeye dönüştü hâlâ anlamış değilim. Varsa bilen söylesin bu garipliği! Oysa sokağımız Saraçoğlu Caddesinden Adnan Menderes Bulvarına kadar uzanan ve standardı aynı olan bir yol…

Gülen Köymen’le ilgili bir anekdotu da yeri gelmişken kayıt altına almak istiyorum. Ne de olsa unutkan bir toplumuz. Yaşadıklarımızı kaleme almayı ihmal ettiğimiz sürece unutulup gidiyor.

Gülen Beyin belediye başkanı olmak için yanıp tutuştuğu günlerden bir gün, o sırada başkanlık koltuğunda oturan Hüseyin Son’u makamında ziyaret eder. Başkanla üç beş sohbet ettikten sonra Gülen Hoca oturduğu yerden kalkarak Başkanın yanına gelir. “Başkanım bir dakikalığına koltuğunuzdan kalkar mısınız?” der. Bu teklifte herhangi bir hinlik düşünmeyen Hüseyin Son, “Tabii, Gülenciğim” der ve kalkar. Kalkar kalkmasına ya, Gülen Bey de bunu fırsat bilip hemencecik koltuğa oturuverir. “Bu koltuğa bir gün ben oturacağım!”diye gülerek Son’a niyetini belli eder.

Ve Gülen Hocanın o gün yaptığı espri günün birinde gerçek olur; hayalindeki başkanlık koltuğuna oturur.

Önümüzdeki yıl yerel seçimler var. Eğer sizin de böyle hayalleriniz varsa sakın ola, Gülen Bey gibi yapmayınız ama bu hayalinizden de asla vazgeçmeyiniz.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

GEREĞİNİ YAPMAK

Ömer AKŞAHAN

Özyaşamöyküsünün ilk ipuçlarını oğlu Avukat Kaya Bengisu’dan bizzat dinlediğim Ödemiş’in efsane belediye başkanı Koca Doktor Mustafa Bengisu’nun otobiyografisini yeniden okurken Ödemiş Efe dergisinde yayımladığım “Koca Doktor” yazısıyla ilgili anılar canlandı gözümde. Dergimizde Ödemiş’te yetişen büyükleri tanıtan bir yazı dizisine başlamıştık. İlk akla gelen isim de Doktor Mustafa Bengisu oldu. Bu amaçla görüştüğüm Kaya Bey, “Koca Doktor” kitabını henüz yayımlamamıştı. Bize babasıyla ilgili belge ve fotoğrafları sunmak üzere geldiğinde anlamlı bir sohbet yapmış; ertesi gün yeniden buluşmak üzere vedalaşmıştık. Aynı günün akşamı yazımı tamamlamıştım. Ertesi gün Kaya Bey’e yazıyı okuduğumda her ikimizin de gözlerinden yaşlar süzülüverdi. O duygu dolu anları hiç unutamıyorum.

Koca Doktor’un yaşam öyküsünün benzerleri arasında ayrıcalıklı oluşunda belki Kaya Bey’le yaşadığımız bu ortak anımız etkilidir diye düşünüyorum. Ancak şunu da kabul edelim ki; Koca Doktor Mustafa Bey’in yaptıklarını bizim o küçücük duygu sağanağımız hiç bir şekilde gölgeleyemez!
 
Ödemiş’e sembol olmuş bu çok değerli insandan her fırsatta söz etmemi onu yeterince tanımayanlar belki yanlış anlayabilir. Hatta Koca Doktor lakaplı kişinin Birgili Mustafa Bey olduğunu iddia edenler çıkabilir! Bana göre, bu dünyadan iki ‘Koca Doktor’ geçti; biri İzmir’de mesleğini icra eden Birgili Doktor Mustafa Bey, diğeri Ödemiş’in Mursallı köyünden Molla Osman oğlu Kasap Ali’nin oğlu Doktor Mustafa Bengisu! Yiğidi öldürebilirsiniz ama lütfen hakkını yemeyiniz!
 
Her yerel seçim öncesi partileri bir telaştır alır. Öyle ya kent yöneticisinin seçileceği bir seçim vardır önlerinde. Bu durum, tek parti zamanından bu yana insanlarda hep bir heyecan kaynağı olagelmiştir.
 
1927 yılında da yine bir yerel seçim yapılacaktır. Muhittin Hoca’nın demiryolu altındaki bahçesinde yemekli bir akşam toplantısında arkadaşlarının oybirliğiyle bu defaki belediye başkan adayı, Cumhuriyet Halk Fırkası İlçe Başkanı Doktor Mustafa Bey olarak belirlenir. Karar alındıktan sonra Doktor arkadaşlarına teşekkür babında, “Ankara’da Mustafa Kemal, yeni bir Türkiye yaratmaya çalışıyor; burada O’na inanan bizler, yani fırkamızın adamları da yeni bir ÖDEMİŞ yaratmalıyız. Bunu Ödemişlilere anlatırsak, kazanırız…” diyerek, seçim startı verir.
 
Seçimlerin ardından Doktor Mustafa Bey 6 Mart 1927 tarihinde Ödemiş’in yeni belediye başkanıdır artık. 
 
Seçim sonuçlarının ilan edildiği günün gecesi Doktor Mustafa Bey, bir şehre ‘Belediye Başkanı’ olmanın verdiği karmaşık duygularla yatağına uzanır. O güne kadar birçok olayda mutluluk yaşayan Doktor’un o akşamki duygularında ise bambaşka şeyler vardır.
 
Sadece yakın arkadaşlarının değil, Ödemiş halkının güvenini almanın verdiği haz ve gurur, onun için tarif edilemez bir duygudur. O, insanları seven, özellikle Ödemişlileri bir başka türlü benimseyen biriydi. İşte şimdi onların güvenini de kazanmıştı! Bu mutluluk insana yetmez miydi?
 
“Yetmez” dedi, kendi kendine.
 
O, bu güvenin ‘gereğini yapmak…’ zorundaydı.
 
Çünkü Ödemiş, şehircilik bakımından oldukça geri bir kasaba idi… Sokaklar, evler yıkılacak, caddeler oluşacak ve daha niceleri…
 
Bu duygu ve düşüncelerle Meclis üyelerine hitaben yaptığı ilk konuşmada Doktor Mustafa Bey: “Yalnız, eski bir şehri yıkıp yeniden kurmak büyük bir cesaret işidir. Şehrimizi yenilerken, birçok tanıdık ve hısımımızın, arkadaş ve dostumuzun bize muhalif olduğunu görmemiz mümkündür. Amma şehri imar etmek için başka bir yolun olmadığını da görüyorum. Yalnız bu davranışlarımızda adil olmayı bileceğiz. Caddeleri açarken, meydanları yaparken, halleri kurarken, en yakınlarımızın, kendi evlerimizin dahi yıkılmasına rıza göstereceğiz. Bundan dolayı çok hücuma uğrayacağız, fakat bunların hepsine vicdan huzuru ile karşı koyabilmeliyiz. Fakat hücum edenlere de sırtımızı dönmeyeceğiz, onları da ikna ve hatta belediye imkânları ile tatmin yoluna giderek gönüllerini almalıyız…” diyerek izleyeceği yol haritasını veciz bir şekilde özetler.
 
Geçmişi bilmeyen bugünü anlayamaz; bugünü anlayamayansa geleceği kuramaz!
 
Ödemiş, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında kısa sürede kasabadan kent konumuna yükselen ender yerlerden biridir. Ödemiş’te kentlileşmeye koşut eğitim alanında da benzer gelişmeler yaşanmıştır. Siyasetin etkin aktörlerinin yaşadığı kentte eli kalem tutanların çabasıyla yerel yayın organları çıkmaktadır. 1932’de Yeni Ödemiş Dergisi’nin açtığı bu yoldan sonraki yıllarda sembol eğitimci, yerel tarihçi Halil Dural, Avukat İbrahim Yayla gibi şahsiyetlerin de yazılar yayımladığı “Ödemiş” gazetesi ile mizah öykücüsü Burhan Esen’in çıkardığı “Cephe” yerel olaylara ışık tutmaktadır.
 
Günümüzde ise bu misyonu gazeteniz “Yerel Güç” sadece Ödemiş’e değil tüm havzayı konu edinen yazar ve haberci kadrosuyla yüklenmiş durumdadır. Bu bağlamda özellikle Ödemiş, Tire ve Bayındır siyasetinde yaşananlar aynı zamanda şair ve öykücü yazarlarımız sayesinde renklenmekte ve halkımız bilgilenmektedir.
 
Koca Doktor kitabından bazı tarihi olayları günümüze taşımaktan amacım; seçimle işbaşına gelen yeni belediye başkanlarına izleyecekleri yol haritası konusunda az da olsa bir ışık tutabilmektir.
 
Eleştirilmekten korkmayan, öküzün altında buzağı arama yerine işini yapan belediye başkanları eğer doğru ekiplerle yola çıkarlarsa laf yerine proje üretebilirler. Bunun için iktidarın vereceği eğreti bir bastona da gerek yoktur; yeter ki kendilerine ve ekip arkadaşlarına inansınlar ve Doktor Mustafa Bengisu gibi işin ‘gereğini yapma’ kaygısıyla hareket etsinler…
 
Bugünkü hizmet koşulları Doktor Mustafa Bey’in döneminden daha mı kötü? Asla! Bunu en iyi bilenlerin başında Ödemiş Belediye Başkanı Bekir Keskin gelir. Hem “Ödemiş Yazıları” kitabı bunun en canlı tanığı değil mi?

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

ARKAMDAKİ RESMİN GÖLGESİ

Taş devrini sürü(nü)yordu tahta bir sabanla babam
Toprak süt içiyordu ağaçların gözlerinden
Ve atlar terli yolcularını götürüyordu şehirden ötelere
Yoruluyordum.
Buğday tarlasının kalbinde tütünden bir kapı açılıyordu
Sonra,
Bir güneşe
Bir de suya basıyordum...

Sen kıyas olsun diye modern leylek masallarına inandın
Yüksek bir dağın ve saygıdeğer bir rahmin eteğinde yaşıyordun
Bereketli kaynakların vardı ve mistik bir ses çıkıyordu kargılardan
Üstünüzde nefes alıp veriyordu postnişin
Akşam gezmelerinde elinden tutuyordun...

Büyüdük.
Zamanın hükmü cellatların ipine yakın mı yakın
Ben sıska bir aşkın arkasında gölgelerin resmiyim şimdi
Sense benim arkamda sıska resmin gölgesi
Her an acıkmaktaydın
Ve tomurcuk bir şiiri dişliyordun...

Seyfullah Fatih
2002

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

EGE'NİN RENKLERİ/MUSTAFA ALİ KASAP


Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

NÜ SIZI


İÇİMDE HİÇ DİNMEYEN GİRİ(f)T BİR SIZI

Ömer AKŞAHAN

“Kendi iç dünyasıyla hesaplaşamayan, iç çelişkilerini ve zayıflıklarını göremeyen; birey olmanın zorlu serüvenine katılamayan, yani ‘kendisi’ olamayan kişiler günlük tutmaya yönelmez.” derken Hülya Soyşekerci, o günlüklerin gerçekte şiire, öyküye, romana azık yapıldığını vurgular gibidir.
“İnsan, yaşadıklarının ve okuduklarının bir toplamıdır.” diyen Hasan Ali Toptaş gibi sanat adına yola çıkanların, kiminin şiir, kiminin öykü, kiminin de roman durağında indiği bu uzun ve yorucu tren yolculuğunda dillerinden düşmeyen tek şeyse, tükenmeyen sevdaları değil midir?
Hayat denen girift yolculuğa kendi istemleri dışında çıkanların yaşadığı serüvenleri okunarak yeni serüvenlere çıkılmaz mı?
Pelin Onay da şimdilik şiir durağında mola verenlerden biri…
İlk durağının adı da: ‘NÜ SIZI’…
Bu durağa onu taşıyan treninse çok beklemeyeceği, şef trenin telaşından belli…
O da zaten bu durakta çok kalmayı istemiyor…
Ama onun da söylediği, bu yolculuğa “içinde hiç dinmeyen giri(f)t bir sevda”yla çıktığıdır…
Bu sevda, ozanın dediği gibi, hiç gitmese de, hiç görmese de, hiç kalmasa da o yer bizim dediği, çok uzaklarda ve çok eski tarihlerde kalan melankolik bir ada sevdasıdır…
Yâr gidiyor (fevli i agapi mu); rum meyhanesindeydik… dilimizden dökülürken şarkılar, vedaların hatırına kadeh kaldırdık... sevmiştik… bekledik de… şimdi, tütün kokan parmakların kaldırdığı, inadına yürekli bir sevdadır anason… kokusundaki özlem… bizi kutsa gece, kapında sabahlıyoruz… kapında yeniden aşık olmaya geldik vedalara rağmen… hadi doldur kadehleri…(s.15)
Onun hiç dinmeyen Girit özlemi işte bu satırlarda su yüzüne çıkıveriyor…
O, şiirleriyle Akdeniz’in berrak, güneşle her dem oynaşan suların derinliğinde antik bir aşkın anforasını çıkaran dalgıçtır…

“yasu” diye bağırıyor bir balıkçı
eyvallah çekiyor yan masadakiler
bir kadın derinden “samyotisa”yı söylüyor,
“sagapo me agapi” diyor
bütün meyhane başını öne eğiyor
kadın şarkı söylüyor
kadın ağlıyor
yâr gidiyor”(s.15)

Yurda Lozan Antlaşmasıyla geri dönen Giritli Türklerin diğer Türk göçmenlerden farkı, Rumcayı anadili olarak kullanmalarıdır. Türkçeyi ise yurda dönüşlerinde yoğun olarak kullanmaya başlamışlardır. Ancak birinci kuşak Giritliler hemen tamamı halen kendi aralarında Rumca konuşurlar.
Pelin Onay her ne kadar birinci kuşaktan olmasa da aile büyüklerinin anlattığı Girit öyküleri, masallarıyla büyümüştür… Yüreğinde saklı bir inci gibidir Girit!
Belleğinde derin izler bırakan bu Girit sevgisi Nü Sızı’da o denli belirgindir ki, daha ilk şiirlerinden başlayarak onun nereli olduğunu kolaylıkla sezebilir ki, ilerleyen bölümlerde kendi de dile getirir…
Onun bu dile yatkın oluşu da şiirine ayrı bir tat, renk ve desen oluyor…
Denizsiz yaşayamam der ya bazı insanlar, Pelin’e de sorsanız, denize yaslanmış bir Rum meyhanesinde “giderek derinleşen bakışlar/Madam Sophia’nın sesine takılıyor/”hadi ama…/..çalsin sazlar../..geldik biz ağlamaya”(s.16) der, hiç duraksamadan.
Onay’ın şiiri hiç yakalanamamış aşklara yakılan derin ağıtlar gibidir. O, “öpüldüğü yerden kanayan aşk”ı arar hiç durmadan. Kimi zaman bir kumsalda “dağınık sevgilerin ortasında kalır yaptığı kumdan kaleler” ki, burada akla yıkılmaz Girit kalelerini de getiriyor ister istemez. Ona burada yardım edecek biri varsa, o da babasıdır: “hadi baba! Bir kez olsun yardım et / teller örelim anılarımın çevresine /yaralanmasın sevişmelerim” (s.19)
Nü Sızı, Pelin Onay’ın kendine yaptığı içsel bir yolculuktur. Kimi zaman kahrolduğu, uykusuz bırakıldığı, yitik ülkelere giriş vizesi alamadığı ‘ateşine karlar yağan’ hüzünler.
Nü Sızı’daki yolculuğumuzda artık Pelin kimliğini okuruna itiraf eder: “ah ‘more!’ bilmiyorum/ ben minnacık Giritli bir kadınım” (s.25) elinde sımsıkı tuttuğunu sandığı sevda, onun sevdası değildir artık.
O, limanı terk ederken sorar: “şimdi söyle bana,/ben bu sevdayı hangi denize atayım?”(s.25) ama atmaya kıyamaz, çünkü bütün denizler mavidir, en iyisi, senin “gözlerine mi atayım?”.
Onay, bu ilk şiir yapıtında okuru adeta imge sarhoşu ediyor, kendi sevdası yetmezcesine. Karşısında ona derinden bakan biri varmışçasına o denli rahat bir söylemi var ki, bazen ben bile onun gibi “lal” oluyorum. Ama ona göre: “(suskunluk tehlikeli bir silahtır, lütfen sevilenlerin ulaşamayacağı yerlerde saklayın)” (s.24)
O konuşmak, raks etmek, şarkılar söylemek ister. Yalnızlığını kiraya vermek isterken sevdiği için bambaşka düşler kurar. Derken bir gün yolu Assos’a düşer. Yeni bir sevda gibi tutulur bu mistik antik kentin büyüsüne. Ve orada geç de olsa anlar , “kimse giderken götürmüyor sevdaları yanında”. Vesikalı yârim deyişini anımsatırcasına “vedalar vesikamdır artık, dönüyorum” (s.29) der.
“Düş(me)ler… Aşk bitti”de, yedi alt başlıkla işleniyor şiir. Her bölümün başında da bir dize yer almış. Okuru düşündüren ve şaşırtan imlemeler bunlar.

…üstat, beni müsait bir şiirde indir…
…susmaya gidiyorum…birazdan dönerim…
…teri soğumamış bir ayrılıkla içilen özlem, ateş yapar…
…bu şiire girmek hüzünlü ve yaşlıdır…
…bu şiirde U dönüşü yapılmaz…
…kızım bahara aldanma, üstüne yine de bir şiir al sen…
…aşk dersem çık, ayrılık dersem çıkma…(s.68,69,70,71)

Günlük yaşamın içinde süzülüp gelen bu deyişlerin şiire yuvalanması, Onay’daki sağlam gözlem yeteneğini kanıtlar gibidir.
İlk kitaplar kimilerine keşke dedirtse de, şiirdeki gelişimini uzun yıllardır üyesi ve yazarı olduğumuz sitelerden tanıdığım Pelin Onay için bu söylenmeyecektir.
Ama her şairin başına gelen onun da başına gelecektir. O da, bir gün kendine belki niye bu kadar imgeyi bir hovarda gibi harcadım, diyebilecektir. Yoksa onda zaten var olan şiir damarı gümbür gümbür akmaya devam edecektir. Yeter ki,”şarkılar bağrımı delmeden/vedalar yüreğimi delirtmeden önce, nedeydiniz?” (s.78) dedirtecek birisi çıkmasın karşısına!
İzmir’e aşkla bağlı bir insandır Pelin Onay. O yosun kokusu ve iyot havası almadan yaşayamaz. “Lirik Hesaplaşmalar. Dönüyorum” şiiri Aykırı Sanat Jüri Özel Ödülüne layık görülen sanatçının şiirleri birçok dergide yayımlanmıştır.
O, özgeçmişine değil öz geleceğine bakan biridir.
Yolun açık olsun, yüreği kocaman bir deniz, ey Giritli Kadın!

_________
Nü Sızı, Onay Pelin, 80 sayfa, 1. Baskı, Artshop yayını, 2007, İstanbul

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

BA, BİRHAN KESKİN

ŞUBAT

Ben bu içimin yankısı, ben bu içimin koruyla
       bu narı daha fazla taşıyamam.
       Düşecek ellerimden, dağılıp dökülecek odaları,
       dayanamam.

       Benden sana mevsimlerden anne, uykularımdan tüller,
       ömrümden ağrılar sızmıştır.
       Bu aşk bende bir imkânsızlık tasarımı gibi kaldı,
       kaldıramam.
       Adı Şubat olan bu şiirde kalbim
       uzun bir nehir gibi ağrıyor. İnat yumağım çözüldü.
       Sol omzundan siyah atımı, sana düştüğüm o eski şubattan
       çukurumu alıyorum.
       Benden kalan boşluğa kırmızı bir araf düşüncesini koy.
       Nasıl hatırlanırsa bir yaprakta bir orman
       bu kez o olsun beni sana hatırlatan.
       Bir gün olur senin de düşerse elinden nar
       Aşk bir gün seni de alır bir yerden bir yere koyar
       Ne zaman ki kaplar gönül mülkünü kar
       Çağır o zaman, anlatırım sana,
       bir ömürden nasıl döne döne geçer turnalar.
       Sanma ki inadımda sarı bir safra
       dilimde uçuşan rüzgârlı bir sayfa
       sözlerimde silinmiş şifre vardır.
       Sökmedin beni çölden, yolum araftır.

Birhan Keskin
BA, s.27, Metis Yayınları, 2. basım, Şubat 2007

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

THOMAS BERNHARD

Wittgenstein'in Yeğeni
Bir Dostluk
Thomas Bernhard
Özgün adı: Wittgensteins Neffe
Eine Freundschaft
Çeviri: Fatih Özgüven
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
İlk Basım: Ocak 1989  2. Basım: Aralık 2005
METİS YAYINEVİ
        Kavgacı, kışkırtıcı, başta kendisi herkese ve her şeye karşı olan "huysuz" bir yazar. Wittgenstein'ın Yeğeni, sevilmeyi umursamayan ama sevgiyi umursayan çağdaş bir sesin, kendi kendisiyle konuşur gibi sürdürdüğü benzersiz bir anlatı. Şu cümlelerle anlatıyor Thomas Bernard yazıyla –yoksa hayatla mı demeli– ilişkisini:
       "Yazdığım her kitapta, seçtiğim konuya duyduğum sevgi ve nefret arasında gidip gelirim. Ne zaman ikinci duygu ağır bassa, zihinsel işleri tamamıyla bir kenara bırakıp, kendimi bedensel işlere adamaya karar veririm... Ama bir süre sonra gene kendimden nefret etmeye başlarım; çareyi yeniden zihne sığınmakta bulurum. Bazen bu dengesizliğim ailemde her türlü insan, çiftçiler, düşünürler, işçiler, yazarlar, dahiler, geri zekâlılar, orta karar burjuvalar ve hatta katiller olmasından mı ileri geliyor diye düşünürüm. Bütün bu insanlar aynı anda var olurlar içimde; didişir dururlar. Bazen birinin, bazen ötekinin kanatları altına sığınmak isterim. Seçim yapmak zorunda olmak, çıldırmanın eşiğine getirir beni. Aynanın karşısında tıraş olurken bir sabah boğazımı usturayla kesivermedimse henüz, tek sebebi korkaklığımdır."

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

HANDE DİLEK AKÇAM


Hande Dilek Akçam'ın
nice başarılı çalışmalarında buluşmayı umarak... 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

ŞAİRLER KİTABESİ

Ömer AKŞAHAN

Sunuş

Aşağıdaki sorular bir metinden alınmıştır. Gerçi bilindik şeyler olsa da, bu tür sorular yıllardır çeşitli platformlarda tartışılagelmektedir. Bu yazıda biz de konuyu bir yerinden tutup, sofraya koyalım istedik. Son zamanlarda bu tartışmalara bir de, “Orhan Pamuk Romancılığı ve Pazarlama Yöntemleri” eklenmiştir. Konu sıkıntısı mı çekiyorlar bilinmez ama gazete köşe yazarlarından Vatan'da Necati Doğru ile Selahattin Duman Orhan Pamuk’un son romanı Masumiyet Müzesi’ne fena halde kafayı takmışlar. Onlara yanıt, bu kez Hürriyet'te Mehmet Y. Yılmaz’dan geldi. O karşı çıkanların kitabı okumadan ve önyargılı olarak eleştirdiklerini, kendisininse kitabı okuduğunu, eğer kitabı okurlarsa kendisine kızmayacakları konusunda okurlarına garanti vermektedir! Neyse, bu konuyu bir kenara bırakıp, gelelim asıl konuya.

“Aydının görevi düşünmektir. Sorular üstünde düşünürken yanılmayı da göze alır aydın kişi. Bunu yapmazsa atılımlarda bulunamaz, doğruları yakalayamaz.” diyen J. P. Sartre’a kulak vererek, sorulara makul ve mantıklı yanıtlar arama yerine bu kez yanılmayı deneyeceğim. Kimseyi sorgulamak, yıkıp viran eylemek değil kastım: Salt, üzerime eylülle gelen sonbahar hüznünü biraz olsun hafifletebilmek.

Şair kimdir?                                                                                                                                                           

“Şairlik dervişlik değil mi zaten?” (1) der, Cemal Süreya, ilerleyen yaşıyla birlikte yazmaya yöneldiği şiire ilişkin Enver Ercan’a verdiği yanıtta.  Şair kimdir, kime denir, sorusuna ise Cemal Süreya: “Bir şairin şairliğine eleştirmenler değil, şairler karar verir.” (2) derken, gizliden gizliye eleştirmenlere de bir gönderme yapar.

Şair, bu dünyayı, aklı ve bilgisiyle sorgulayan, şiiriyle yorumlayandır; bunlar kişide yoksa o kumaştan şiir çıkmaz. İkinci sınıf bir şairi ne eş dost kayırması, ne rakı masası, ne sudan ucuz dağıtılan şiir ödülleri birinci sınıf yapamaz. Çünkü gerçek anlamda bir şair, öldükten sonra da şiirini okumaya devam eder.

Günümüzde bilginin ulusal boyuttan uluslararası alana taşınması internetle kolaylaşmıştır. Yani ister güzel sanatlar, ister bilimsel alanda olsun herkes ürününü bu yoldan dergilere, gazetelere yollamakta; bu işin mutfağında olanlar da bunu istemektedir. Ancak bu yol diğer birçok alanda olduğu gibi yozlaştı; her şeyin en kısa yolu oldu. Sevmenin, sövmenin, yalan haber üretmenin! İnternette edebiyat sitelerine ürün verenler, saatlerce beyaz ekran önünde, o ne dedi, kime sataştı, kim bana yorum yazmış gibi beklentilerle ancak zaman yitirdiklerini anlamış olsalar gerek, çoğu gerçek hayata dönme gereği duydular. Benim gibi matbuat dergileriyle yola çıkıp, daha sonra internete yönelenler, özellikle edebi sanatların her iki düzlemde de yeterli düzeye erişemediğine tanık olmuşlardır.

Bir olgu var ki, değinmeden geçemeyeceğim; internette boyunlarına şair yaftası asanlar o denli çok ki, say say bitmez. Ankara’da bir toplantıda tanık olduğum Ankaralı biri, bir gecede 20 şiir yazdığını iddia ettiğinde, şaşırıp kalmıştım. Bu nasıl bir sapkınlıktı! Şiirin bu denli aşağılandığına ilk kez duyuyordum. Böyle birine şair değil ya, dense dense ancak şiir sapığı, denebilir.

Ancak şair kimdir, sorusunun istisnai bir örneği de var: Victor Hugo. Henüz 15 yaşındayken şiirlerini basmasını istediği yayımcının, kendisini reddetmesi üzerine ona, Fransa’nın en büyük şairini kaybettiğini söyleyerek, çeker gider. 

Şiir ve edebiyat dergilerini neden sadece şiir yazanlar okuyor?  

Çıkış amacı salt şiir yayımlamak olan şiir dergilerini elbette sadece şiir yazanlar alır ve okur. Geçim kaygısıyla akşam eve iki ekmek almayı unutup, eşinden azar işiten bir adam dergi alıp da derdine dert mi eklesin!

Bu durumda, şiiri boş zamanlarını dolduracak, sevdiğine vereceği şiirimsi bir şeyler karalamak olarak algılayan birine, “ne harika şiir”, “harikasın dostum”,”günün şiiri” gibi övgüler düzülmesi karşısında, onun ben de şair olmuşum, demesinde ne mahzur var? Adam, ne banka hortumlamış, ne hayali ihracat yapmış, ne de esrar kaçakçılığı yapmış; alt tarafı çok masumane bir şiir yazmış, insanlar da onu şair ilan edivermiş!

Eğer şiir çok kazandıran bir şey olsaydı, gerçek şairlere bırakılmazdı doğrusu. Şiirin kendisi zaten bir ayrık otudur, 'nerde görülürse kökü kazınmalıdır', düşüncesi taa Sokrates'ten bu yana sürmektedir. En son toplu katliam, 93 Temmuz’unda Sivas Madımak Oteli’nde yaşanmadı mı? Doğrusu hayatı kendine dert etmeyen biri yakılan, yıkılan yerde olmak ister mi? Öyleyse şiir dergilerini neden yalnız şiir yazanlar okuyor gibi bir soru yerine, şiiri kitlelere nasıl indirgeyebiliriz, şeklinde sorulmalıdır. Ki, aşağıda bu sorunun yanıtını arayacağız.

Günümüz şairi, yazdıklarını neden halkına okutamıyor?                                                                  

Önce, toplum olarak ne kadar okuyoruz, buna bakalım. Bu konuda yapılan araştırmalar, ülkemizde altı kişiye bir kitap düştüğünü, günlük gazete basım adedinin beş milyon civarında olduğunu ancak bir gazeteyi de beş kişinin okuduğu düşünülürse 25 milyon gazete okuru var demektir. Gazete ve kitap okurunun oranları hemen hemen birbirine yakın.

Andaç’a göre:“Bir şair şiiriyle baş dönmesi yaşatamıyorsa, onun adını şairler kitabesinde nasıl anabiliriz ki!” (3) Bu söyleme bakarak şiir okutma ölçütlerinin neler olabileceğini denemenin tam sırası:

a.       Şiir, baş döndürmelidir.

b.      Şiir, okuyanı kendine çekmeli yani içselleştirmelidir.

c.       Şiir, bilindik yolla yazılsa bile içerdiği imge ve biçem yapısıyla farklılığını ortaya koymalıdır.

d.      Şiir, anlaşılır olmaya çalışırken kendi şiir dilinden uzaklaşmamalıdır.

e.       Şiir, sadece bu günü değil, geleceği önermelidir.

f.        Şiir, şairin adının önüne geçebilmelidir.

g.       Şiir, düzyazı tuzağına düşmemelidir.

h.       Şiir, önce anne kucağında, sonra da okulda sevdirilmelidir ki, kişi kendini bildikçe okumayı sürdürebilsin.

Bu ölçütler, doğaçlama aklıma gelenler. Ötesi, düşündükçe, tartışabildikçe gelişir.

Şair heyecanını yitirdi mi?

Bu soruyu sorulmamış kabul etmeliyim. Heyecanı olmayan bir kişinin şiirle ne ilgisi olabilir ki! İster okur olsun, ister şair olsun, öncelikle heyecanlı olmak zorundadır. Yaşadıklarını, izlenimlerini, duyduklarını eylemle değilse bile kalemiyle ortaya koyan; yüreklerinde insan, doğa, hayvan bütünüyle yaşadığımız bu küçük evrene sıkı sıkıya bağlı olanlar ancak şiir yazabilir. Elias Canetti: “İçinde yaşadığımız dünyanın durumunu göremeyenin o dünya üzerine yazacak hemen hiçbir şeyi yoktur.” (4) derken, salt yazarları değil, aynı zamanda şairleri de kastediyor olsa gerek.

Şair heyecanını yitirmez, ancak susturulur!  Ama bilmezler ki, şiir, hiçbir dönemde susturulamamıştır! İlk çağlardan günümüze…

Son söz

Hemingway; “Bir yazar, iyi yazarsa, kendi yazdıklarından söz etmez…” (5) demiş. Ben de, bir şair, kendi şiirlerinden söz etmemeli, diyorum. Çünkü bir şairdir bir başka şairi var eden, ona el verip yol gösteren. Bunun da yolu, edebiyat dergileridir, az ya da çok sattığı hiç önemli değil. Eğer o dergiyi yöneten editör ve yayın yönetmenleri, bu işin mutfağında pişmişlerse, önlerine konan bir metnin ne menem şey olduğunu, kolayca karar verebilir.

Burada sözü yine Cemal Süreya’ya verecek olursak; “Bir dergi nedir? Bir dergide bir iki güzel yaratı ürünü, bir iki değerli ve ses getiren yazı yayımlanmışsa, o sayıyı başarılı görmek gerekir.” (6) Yani edebiyat dergilerini de çok fazla ciddiye almayın der gibidir Süreya.

Her şair önce iyi bir şiir okuru olmadıkça, şiire dair ne söylerse söylesin, nafile! Tüm yazınsal çabası kumsala yazılanlar gibi bir dalgayla silinir gider.

Dipnotlar:

(1) Folklor Şiire Düşman, C. Süreya, s.148, Can Yayınları, 1992, İstanbul.

(2) agy, s.42.

(3) Celile’de Kuşlar Ölüyor, Feridun Andaç, Can Yayınları, Eylül 2003, İstanbul.

(4) agy, s.9.

(5) agy, s. 194.

(6) Folklor Şiire Düşman, C. Süreya, s.42, Can Yayınları, 1992, İstanbul.

NOT: Yazı, Kıyı Dergisinin Eylül-Ekim 210. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı