Tmolos Edebiyat

netkitap.com

GARAJLAR VE İNSANLAR

Ömer akşahan

             Günümüz insanı için garajların ne denli önemli olduğunu vurgulamak yersiz. Her gün dünyada milyonlarca kişinin, günün en az yarım saatini harcadığı (bu benim varsayımım) bir yer olan garajların hayatımda ayrı bir yeri ve önemi var.

          Gezmeyi çok sevdiğim için Türkiye'de birçok otogarı görme şansım oldu. Hemen hemen çoğu insanın gördüğü, gelip geçtiği yer olan garajların birçok ilginç özelliği vardır. Kısa bir göz atalım mı şu garajlara ne dersiniz?

          Her biri bir tavuk kümesini andıran, iki ile dört metrekarelik otobüs yazıhanelerinden başlayalım işe. Yan yana dizili ışıklı neonlarda Türkiye turu ya da hepsini topladığımızda bir amblem kitabı hazırlayabilirsiniz. Tercih sizin. Bu küçük kulübeler bence Türkiye'nin en pahalı gayrimenkulleri! Böyle bir yazıhane sahibinin bir fabrikatörden ya da beşyüz dönüm toprağa sahip çiftçiden daha çok gelir elde ettiğini söylemek için muhasebeci olmaya gerek yok. Her otobüs sahibi veya şoförü size bu rakamları kolayca verebilir. (Tabii büyük şehir garajları için) Bu yazıhaneler otogarların candamarıdır. Türkiye'de her ne kadar otogarlar Belediyelerin kurup işlettiği yerse de, zaman içinde yazıhane sahipleri işlerinin doğası gereği garajın her noktasında ağırlığını hissettirir.

          Garajların en renkli kişileri kimdir diye sorarsanız, hemen aklıma bilet çığırtkanları gelir. 0nlar yazıhanecilerin eli ayağıdır.

          -Samsunaaa, Orduuuya, Trabzonaaa... Ekspres şimdi kalkıyor!

          -İzmire havalı Apollo kalkıyor, kalkıyor!

          -Gayseriye mi hemşerim, gel bizimki hemen kalkıyor!

          Bu sesler garajı çın çın çınlatır. Hepsi birer bıçkındır. Gerektiğinde rakip firmanın adamlanyla her an kavgaya hazırdır. Gözüpek, sesi gür ve müşteriye yaklaşmasını bilenler iyi çığırtkan sayılır. Her getirdikleri müşteriden pay alırlar.

          Garajların başka ilginç köşelerinden biri de pasta-kaveleridir. Bunlar pastane ile kahvehanelerin bir bileşkesi gibidir. Buralardaki iki temel kural hemen hemen tüm ülkede geçerlidir. İlki; mecburi çay içmek, ikincisi; masa üstünde uyuklamamak. Her ikisi de benim gibi çaresiz yolcular için konulmuş kurallardır.

          Şöyle bir düşünün; cebinizde ancak memlekete gidebilecek kadar para var ve belki yanında bir de yemek parası kalmıştır. Böyle bir durumda memlekete Ankara’dan aktarmalı gitmek zorundasınız. Çünkü seyahate akşam çıkarsanız gecenin en kötü saatinde aktarma için araba bulamıyacaksınız. Sonunda geceyi Ankara’da geçireceksiniz demektir. Ancak oteller ateş pahası; şehirde tanıdığınız yok ya da varsa da rahatsız etmek istemiyorsunuz. Bu durumda en uygunu zamanı garajda geçirmek. Saat 20.00 sularında garaja geldiniz. Çığırtkanlardan birinin peşine takılıp, gece en son kalkan 02.00 arabasına bilet aldınız. Böylece ertesi gün rahatça evinize varabileceksiniz. Ama arabanın kalkmasına daha altı saatlik bir süre var.

          Ne yaparsınız? Bir çok alternatifiniz olabilir ama cebiniz buna izin vermiyor. Bu durumda, önce tuvaletin bitişiğindeki lahmacuncuda sıraya girersiniz. Çünkü bir türlü bastıramadığınız açlık duygusunun en ucuz yolu acılı bir lahmacundan geçer. Bir yandan sıcak lahmacunu yerken öte yandan pınl pınl ışıklarla bezenmiş vitrinleri seyredebilirsiniz. Bu arada farkına varmadan ayaklarınız sizi bir pasta-kaveye götürmektedir. Ürkek adımlarla kendinize sessiz bir köşe arar; hemencecik bir masaya ilişiverirsiniz. İşte o an başlar serüveniniz.

          Sizi alıcı gözle süzen garsonlardan biri elinde tepsiyle çay servisini çoktan yapmıştır bile. Acılı lahmacun genzinizi yakmasın diye. Bu ilgi önce sizi memnun edecektir kuşkusuz. Ancak o büyük şehirlere özgü ticari zekayla yapılmış küçücük çay bardağı sizi kesinlikle tatmin etmiyecektir. Tadına hiç alışık olmadığınız bu çayın günün kaçıncı deminden size süzülüp geldiğini belirtmem gerekir mi acaba?

          Bu sırada sekiz haberlerinin sonuna gelmişsinizdir. Hava durumu ve reklamların ardından ikinci çay servisi başlar. İsteğiniz sorulmadan çevik bir şekilde servis yapan garsonlara derdinizi anlatamazsınız. Çünkü onlar dert babası değildir. (Rahmetli Özdemir Hazar yerinde rahat uyu) Arada bir insaf molası veren  garsonlardan fırsat bulunca elinizdeki gazateye göz atabilirsiniz. Onu da garaj­da "Ulus'ta cinayeeet !“ diye, bağırarak satan bir çocuktan almışsınızdır. Ancak gazetenin sekiz puntoluk yazıları günün yorgunluğuyla birleşince gözlerinizde isyan başlar. Göz kapakları ile göz mercekleri arasındaki amansız savaşta göz kapakları her zaman olduğu gibi savaşı kazanır. Farkına varmadan uyuyakalırsınız.

          Su uyur düşman uyumaz, demiş ya, atalar. Boşuna dememişler. Ekmeğini sizin yüzünüzden kazanan garson milleti uyumaz. Uyuyanların en büyük düşmanıdır onlar. Tam derin bir hülyaya dalmışken (bazıları gocunmasın) birden masaya sertçe bırakılan tepsinin çıkardığı madeni sesle irkiliverirsiniz. Ne oluyor yahu demeye kalmadan, önünüze konulan o malum bardaktan çayı içmek zorunda kalırsınız. Çünkü burası otel değil pasta-kavedir. Ve siz uyanık olmak zorundasınız.

Belki de sıkıldınız. Ama saat henüz 24.00. Arabanızın kalkmasına daha iki saat var. Günün getirdiği aşırı yorgunlukla yerinizden isteseniz de kıpırdıyamazsınız. Hele o serin Ankara gecelerinde bu hiç mümkün değil. İstemeseniz de bu pasta-kave işkencesini çekmek zorundasınız. Gözlerinizi açtığınızda videoda Uzakdoğunun vurdulu kırdılı, kimseye bir zararı dokunmayan filmi izleyebilirsiniz. Çevrenizde gözünü kırpmadan büyük bir heyecanla bu filmi izleyenleri görürseniz şaşırmayın. Onlar Bruce Lee hayranlarıdır. Bu firsattan yararlanarak önünüze gecenin dördüncü çayı gelmiştir. Onu da bir dikişte halledersiniz. Tadına alıştınız nasıl olsa. Göz ucuyla garsonları süzersiniz. Çünkü bu çayla bir yarım saatlik daha kestirmeyi hak etmişsinizdir. Göz kapaklarınız kurşun gibi ağırlaşır. Eliniz şakaklanndan kayar. Masa en güzel yataktan farksızdır. Ne kadar uyuduğunuzu anlamanız için sert bir garson sesi yeter.
        -Kalkın beyler, burası dört yıldızlı otel değil! Temizlik yapılacak. Herkes boşaltsın!

  Kuştüyü yatağınızdan zorla kaldırılan birisi gibi garsonlara düşmanca bakarsınız. Onlarsa çoktan sandalyeleri masalara ters çevirmiş, yerleri süpürmeye başlamışlardır bile. Perona inme zamanı gelmiştir. Rahatça arabanıza binebilirsiniz. Yarım kalan uykunuzu orada devam edebilirsiniz.

Bu arada şoförünüzün sesi çalınır kulağınıza, sanki bir melodi:

-İyi uykular... Pardon iyi yolculuklar sayın yolcularımız. Seyahatinizde bizi tercih ettiğiniz için hepinize teşekkürler...

02.12.1990 / Ödemiş

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

BALIKÇI’NIN DİLİ

Balıkçı

Şadan GÖKOVALI

İşte bir savsöz size: “Azra, sana ‘Bir bardak su ver.’ diyorsam, bu susadığım için değil; sana seslenmek istediğim içindir.” Bir kişi dilin önemini/ sevgiyi bundan iyi anlatabilir mi?

Bana senin belleğin ne kadar geniş, diyorlar. Birkaç bin şiir bilirim ama benim için bellediklerimin en önemlisi Balıkçı’nın öğretisidir. Balıkçı için bir söz vardır: Merhaba! Davetli olduğum toplantılarda anlattım; gerek özel sözlüklerde, gerek TDK’de pek çok kez değindim: Merhabayı, ‘rahat olun, sıkıntıya girmeyin’ diye tanımlıyorlar. Sözcük, daha düne kadar, kaba konuşanların sözcüğü olarak geçerdi. Madem Balıkçı denildiğinde ‘Merhaba’ akla geliyor, o zaman ben Balıkçı’ya sormaz mıyım? Bir gün karalama kâğıda bir şeyler çiziyor. “Bu ne?” dedi. “Bilmiyorum?” dedim, utanarak. Meğer eski harflerle ‘Merhaba’ yazdığında yelkenli çıkarmış. Merhaba, ‘benden sana kötülük gelmez’ demekmiş. Ah ben bunu bildikten sonra ‘merhaba’yı nasıl benimsemem!

Ben, her şeyi, Balıkçı’dan öğrendim. Bir şeyi hiç bilmediğinizi belirtirseniz sizinle pek ilgilenmezdi. “Bir büyük şairin elimden gelse her gün bir şiirini okuturdum.” derdi. İşte Balıkçı böyle bir kişiydi.

Konu dil olunca, konuya uzak değil, Berin Taşan’ın şiirleri geliyor aklıma. “Tarihte üç büyük şair var. Homeros bir, Dante iki… Geçenlerde bir dost, ne izliyorsun diyor, dizi olarak. Bu Homeros, bütün tarihin en büyük yapıtını koydu ortaya. İlyada 16 bin dize, ezberlesen olacak iş değil. Sevgilisine söylesin dizide, okulda öğrencilere öğretsin... Böyle öğretilir. 16 bin dize denilince korkuluyor.

Troya Savaşları sırasında yaşananları anlatıyor ama işte bütün dünya olayları içinde yer alıyor. Gerek İzmirli Homeros, gerek öteki İzmirli Hesiodos yaşadıkları sırada o zaman her şey şiir olarak yazılırdı. Çünkü böylece ezbere alınması kolay olurdu. Bizim gözden kaçırdığımız şey ama onlar her şeyden önce Tanrılara yazarlardı. İlyada: “Söyle, tanrıça, Peleus oğlu Akhilleus’un öfkesini söyle…” sözleriyle başlıyor. Hesiodos ‘İşler’de çok bilgi verdiği Tanrılar hakkında yazmıştır.

Şimdi demek ki üç şair var. Homeros, Dante... Üçüncüyü bana da sormayın. Dante şiirini daha iyi bilseydik dünyayı da o zaman daha iyi anlardık.

Attilâ İlhan, CHP’nin yarışmasında, Cahit Sıtkı’nın ardından ikinci oldu. Neden, “Dante gibi ortasındayız ömrün?” Bu toplantının konusu değil ama madem, ‘Dante gibi ortasındayız’ sorusu var ortada, bilmiyorum, size söylesem bilgiçlik mi yapmış olurum? Papa bir genel af ilan etti. Bu katılımın uygulandığı yıl 1300 yılıydı. İşte 1300 yıl Dante’nin 35 yaşında olduğu yıldı. Kişiyi/ söylediklerini doğru değerlendirebilmek için yaşamını iyi bilmek gerekiyor.

Türk Dili Dergisi’ne Balıkçı’yla ilgili yazılar yazmıştım. 18 Haziran 1973 günü Amerika’ya gittim. Balıkçı öldüğünde ben ABD’deydim. İşte Balıkçı’nın kendi el yazsıyla yazdığı yazı; şu fotoğrafı Çeşme’de çektim. Ben ve yakınlarım Halikarnas Balıkçısı demeyiz. Sen onun adına nasıl yetkilisin? Halikarnas Balıkçısı da bu adı almak zorunda kalmış. Yakınları ona Balıkçı der geçer. Azra Erhat, “Ben Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Azra Erhat. Anamdan babamdan çok şey aldım ama Balıkçı’dan öğrendim her şeyi…” diyecektir.

İşte bu kişi 17 Nisan 1890 tarihinde İstanbul’da doğdu. Kimi kaynaklar Girit’te doğdu, diyor. Ne işi vardı? Babası Şakir Paşa, komutandı. Girit ayaklanmasını bastırmakla görevlendirilmiştir.

Girit’te doğar. 2,5 yıl sonra aile Atina’ya geçer. 5 yaşında iken Musa Cevat (1934’e kadar Şakir yok) Girit-Atina-Büyükada… hepsi maviye bakılan yerler. Biz kendisinden dinliyoruz maviye bakılan yerleri.

Babasından diller öğrenmiş olduğu için Robert Koleji’ne sınavsız alınıyor. Bazen Robert Koleji’ne çağırılırım. Aynı heyecanı taşıyorum. Bilimle buluşmasının Robert Koleji’nde olduğu biliniyor. Neden? Robert Koleji’ndeki büyük kütüphaneden kitaplar okuyor, okumadığı kitap kalmıyor. Çeviriler de yapıyor… Cevat’ın bitip tükenmez okumalarından usanıyorlar. Yatakhanenin ışıklarını söndürüyorlar. Bir cep feneri alıp yatakta/ yorganın altına gizlenerek okumayı sürdürüyor.

1909’da Robert Koleji’ni bitiriyor. Onu devlet adamı yapmak istiyorlar, sonra karar veriliyor; Oxford’a gönderiliyor. Bir paşa çocuğu, yabancı dil biliyor. Dönüşünde ilk yaptığı iş, gazete çıkarmak, yazı yazmak… Her işi yapıyor.

Balıkçı’nın benim bile başa çıkamadığım bir yanı vardır; takma ad kullanıyor. Benim belirlediğim 23 takma adı vardı.

Yazılarından kazandığı bayağı ciddi paralardı. Zekeriya Sertel’e verdiği bir yazı, doğuda asker kaçakçılığıyla ilgilidir. Zekeriya Sertel: “Sen benden iyi mi bileceksin?” diyor. 1925 tarihli 13 Nisan, bu yazı çıkıyor. Dört kişi var ibretiâlem için bu kişiler idam edilecektir. Halkı isyana kışkırtma suçlamasıyla yargılanıyor. İdamına hükmediliyor, sonra cezası kalebentliğe dönüştürülüyor. İki yer var memlekette kalebent olarak yollanabileceği: Halikarnas ve Sinop Cezaevi. Cevat Şakir, Bodrum’a gönderiliyor. Burayı sevmiştir.

1,5 yıl sonra, “Sen cezanın geri kalanını memleketinde, İstanbul’da geçireceksin.” diyorlar. İşte benim için asıl sürgün bu oldu, derdi.

Büyükada’da bir ağaca çıkma öyküsü var; oradan tohum alacak. Cevat Şakir’in cebini herkes bilir, büyüktür cebi, tohum doldurmak için.

Bodrum yaşamının bunun kadar tanınan az insanı oldu. Sanat güneşi var. Zararsız adam denir, onun için. Sünger avcılığıyla ilgili teknik gelişmelere imza atar. Kime sorarsanız sorun ‘babamın adını Cevat Şakir koymuş’ der.

Yıl 1947. Balıkçı’nın Bodrum’a gelişinin üstünden 60 yıl geçmiş. Bodrum’da okul yok! O nedenle bir komutanın verdiği kamyonla eşyalar İzmir’e getiriliyor. Burada bir bilgi vermek gerekiyor. Bir arsa almış, şimdi Alsancak Kültür Merkezi olan yerden. Balıkçı’nın arsası olduğunu bilen başkan, yardım olsun diye arsayı daha yüksek fiyatla satın alır. Bunu öğrenir öğrenmez Cevat Şakir, “Sen ne hakla benim arsamı başkalarından yüksek fiyata alırsın!” diye çıkışır başkana. Uygulamayı geri çevirir.

Bodrumlu öğrenciler Cevat Şakir’e bir mektup yazarlar.

“Bodrum’da geçirdiğim çeyrek yüzyılın benim için her anı unutulmaz. Benim Bodrumlu kara kızlarım neden mimoza takmıyor? Hemen yazdım, mimoza tohumu getirttim. Tepecik’te kızlar mimoza çiçekleri takmıştı. “Yaşayın kızlar” diye bağırdım.

Hatice Hanım, ‘Evde gazyağı yok, almadan eve gelme!’ der…

Çarşıda yoktur ki nereden bulacaktır.

‘Herkes gibi sen de karaborsadan al’ der Hatice Hanım. Cevat Şakir, Kemeraltı’nın altını üstüne getirmiş, bulamamıştır ‘karaborsa’yı.

Oradakilere sorar, “Bu karaborsa nerede?” diye. Sağda, şurada diyorlar. “Hay ben bu karaborsanın…” diyor. Muhbir vatandaş mı yok, almışlar bunu karakola.

Naci Sadullah, “İnönü diyor, her köyden bir başbakan çıkaracağız!” diyordu. Biz biriyle bile başa çıkamadık. Naci Sadullah, inanılmaz kıvrak bir kaleme sahipti. Bu anılar, Türk röportaj kralı Naci Sadullah’a aittir.

Bütün İzmir basını anlaşmışlar savcılar, yargıçlarla. Cevat Şakir’e ‘Aman ağzını açma’ demişler. Cevat Şakir ayağa kalkmış: “Ben burada hükümetin manevi şahsiyetine hakaretten yargılanıyorum. İşte o dediğiniz manevi şahsiyeti, bu kadar dil biliyorum, hiçbir dile çeviremem. Benim de bir manevi şahsiyetim var.’ diye tamamlar.

Şimdi yine bilmiyorum, ben Balıkçı’dan öğrendim. İnsan üç organı sayesinde insan olmuştur. Dil, beyin ve el. Marksist terminolojide de böyledir. El dışında dil ona göre gelişmiştir. Eğer dilimiz olmasaydı, yalnız beynimiz olsaydı konuşamazdık. Dil olmadan yapamazdın. Azra: “Balıkçı senin bu söylediklerin gramere girmiyor?” deyince Balıkçı’nın yanıtı şu olur:

“Azra, unutma, gramer yokken de dil vardı!”

En çok konuşulan konu Nobel. Birçok kişi Balıkçı’ya verilmesini söylerdi. Yapıtlarının çevirileri iyi olmadığından verilmedi. Nâzım’ın bir sözü var: “Cevat hepimizden iyi şairdir!”

1958 yılında tanıdım Balıkçı’yı. O yıl Balıkçı bir davet aldı. Yıl 1958. Brüksel’e çağrıldı. “Yahu şunlara bir yanıt ver. Yanlış yazmışlar. Ben şair değilim! Ne işim var şairler buluşmasında?”

Yazdık da, ancak kimseye dinletemedik. Düzenleme kurulu, biz biliyoruz kimin şair olduğunu diye yanıt verdi. Ve Balıkçı gitti. Kongrede herkese on dakika konuşma hakkı vermişler. Sıra Balıkçı’ya gelmiş. Balıkçı’nın konuşması bitmek üzereyken yönetim masasına bir dilekçe ulaşmış: “Benim yerime de Cevat Şakir konuşsun!..” Böyle böyle gelmiş dilekçeler. Altı kişinin yerine Cevat Şakir konuşmuş.

Bir yurt güzellemesiyle bitireyim:

“Burası engin gökler ülkesidir

İçten gelen türküyü kapıp koyuverir

Uzaklaştıkça türkü gökte masmavi olur.

Işık burada yalnız karanlığı aydınlatmakla kalmaz

Aydınlığı her şeyi değiştirir ve görülen bir şiire çevirir.”

Mehmet Sadık Kırımlı: Bugün çok gönendim. Şadan Gökovalı 45 yıllık arkadaşım. Bugünlere geldiysem onun sayesindedir. Balıkçı, bizim sokağın köşesinde otururdu. Şadan Gökovalı için ne söylesem azdır. Halikarnas Balıkçısı’nı bize çok güzel anlattı. Şadan Gökovalı’nın bir özelliği de arı duru bir Türkçeyle konuşması.

Şadan Gökovalı: Ben şöyle bir ekleme yapayım. Sadık yazdığı her şiiri bana getirirdi. Sadık benim eleştirilerimden hiç alınmazdı. Biz de böyle toplantılar yaptık. İşte Berin Taşan, Attilâ İlhan, Mehmet Sadık...

Ali Natık Güven: Ben önce hocamızın çok sıcak söyleşisi için teşekkür ederim. Biz bu üçüncü şairi öğrenemeyecek miyiz?

Şadan Gökovalı: Balıkçı taktiği!

Ali Natık Güven: Resimli Hafta dediniz?

Şadan Gökovalı: Resimli Ay, Resimli Hafta... Benim bir şansım oldu. Ben onları okuttum. Balıkçı’nın 22 kitaptır bütün eserleri.

Ali Natık Güven: Evini söylediniz!

Şadan Gökovalı: 232. Sokak. 19 Numara. 2 ya da 3. kat

Zeki Büyüktanır: 1955 yılında Hasan Hüseyin bize şu kitabı okuyacaksınız demişti: Aganta Burina Burinata. Sonra İzmir’e geldiğimizde Cevat Şakir’e bunu anlattım. “Kitaplarımız ta oralara kadar geldi mi?” demiş, çok sevinmişti.

Şadan Gökovalı: Cevat Şakir’in yürekten bağlı olduğu kişilerden biri de Hasan Hüseyin’di.

Zeki Büyüktanır: Homeros unutuluyor, unutturuluyor.

Şadan Gökovalı: Sağ olun. Türkiye’de 4 binden çok antik kent var. Kadifekale tiyatrosu iki yüz diyelim, Bergama 1450 – 1500 – 1600 basamak. Sagalasos, Torosların yıdızı Sagalasos, Muğla yolu üzerinde 1700 basamak yüksekliğinde. Dünyanın en yüksek tiyatrosu. Belçika’da çok ünlü.

Selahatin Sert: Sayın Hocam, ben arkeologum. Şimdi baktığımızda elimizde yalnız Azra Erhat’ın kitabı var.

Şadan Gökovalı: Vesileler olması gerekiyor. Balıkçı İstanbul’a gittiği zaman Azralar İlyada’yı çeviriyor. Homeros diyor koskoca Balıkçı, Homeros’u duymamışlar.

Azra’nın kitabı tek sayılıyor ama o kadar değil. Şadan Gökovalı’nın da hazırlamış olduğu kitabı var. Berin Taşan’ın bir şiiriyle bitirelim bu söyleşiyi.

“Atın gideceği bir ince yoldur

Güvercin besler, gül satar yine sana bakarım!

Gözlerin nergis diyemem

Ortası yeşil

Uzanıp yeşilinden öpüyorum.”

Kaynak: Dil İzmir Belleten, sayı 48, 10 Mayıs 2008

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

BİR FOTOĞRAFIN PEŞİNDE...

Ömer AKŞAHAN

“Bu yazımı, kendini her şeyiyle fotoğrafa adayan ve ışığın peşinde durmadan koşan yaman bir avcı, değerli dostum Şafak Şakir Türker’e adıyor ve onun bir fotoğrafıyla taçlandırıyorum. Ö.A.”

            Yıllardır henüz betimleyemediğim bir yüz peşindeyim. Hayatımın belleğine kayıtlı yüzleri tek tek düşündüm. Beni etkileyenler daha net, parlak, hatta kaydolduğu günkü netlikteydi. Aradığım yüz acaba onlardan biri olabilir miydi? Uzun süre düşündüm. Yanıt, bir gün bir fotoğraf olarak geldi. İlk anda duraksadım. Dilimden yuvarlanan sözcüklere dur diyemedim.

            Bu yüzün, adı yoktu. Saçları düz, uzun ve taralıydı. Yaşına göre iri ve etli dudaklıydı. Fotoğrafın siyah beyazlığı tenindeki esmerliği gizleyememişti.

            Omuzlara dökülen saçları rüzgârın da etkisiyle dağınıktı. Aynı zamanda bu, onu yaşından fazla çekici gösteriyordu. Gözleri iri, gözbebeği kuzguni karaydı. Sola doğru, endişeyle bakan gözleri nereye odaklanmıştı, kestirilmezdi. Düz saçları, Afrikalı olmadığını anlatıyordu. O, olsa olsa, Asyalı olabilirdi.

            Kolsuz beyaz elbisesi, esmer kollarını açıkta bırakıyordu. Omzunu örten dantelâsı masumiyetin bir simgesiydi. Kulağındaki tek taşlı küpe, ailenin ekonomik gücü hakkında bir ipucu gibi sarkıyordu.

            Kaşlarına henüz bir kuaför eli değmiş değildi. Kaşı seyrek de olsa burnuyla bütünleşmişti. Ona bir asillik veriyordu. Burun yapısı yüzüne ayrı bir zenginlik katıyordu.

Neydi onu bu resme çeken giz? Oysa bu yüzün benzeri binlerce hatta milyonlarca bulunabilirdi. Belki masumiyet, belki kaygı, belki özlemle aradığı bir şeye bakışı; ancak bu resmin gizemi onun baktığı yerde saklıydı. İsteyip de sahip olunamayan şeye bakan bir yüz müydü bu yoksa? Onu görebilseydi, belki de bu yüz sıradanlaşabilirdi.

            Aradığı gizemli bir yüz olmaktan öteydi. Onu ararken bile yaşadığı bir şey, en kötüsü bir elektrik kesintisi olabilirdi ki, o da başına geldi. Elektrikli ortamlarda yazanlar için en büyük tehlike, aniden gelen bir elektrik kesilmesidir. Bu kesintiyi neye yormalıydı, bilemedi. Yoksa aradığı gerçek yüz bu değil miydi? Gaipten gelen bir his dalgası, onun bu arayışını engellemek mi istemişti?

Fotoğrafa kaç kez bakmıştı, her bakışında ona yeni bir şeyler anlatır gibiydi. Yanına koyacağı bir başka fotoğrafını aradı, buldu. Bu kez yüze yakın plan çekim yapılmıştı. Kulağındaki küpe daha bir ışıltılı, gösterişliydi. Fotoğrafçının aynı kıza ait iki portre arasına koyduğu yaşlı kadın portresi acaba bu kızın anneannesi olabilir miydi? İlk bakışta bu izlenim uyandı kafasında. Öyle ya, bu yaşlı kadın izin vermese böyle anlamlı bir bakış sahibi kız nasıl fotoğraflanabilirdi ki? Bu işlerin kolay olmadığını bilenlerdendim.

Kim bilir bu fotoğraf size neler çağrıştırır? Bu denemeyi ilk okuduğumda, ressam dostum Mustafa Ali Kasap’ta uyandırdığı çağrışım, insan hafızasının ne denli sırlarla yüklü olduğunu göstermesi yönüyle ilginç gelebilir. Kendisine önce fotoğrafı gösterdim. Sonra da metni okudum. Ardından söylediği ilk söz, Oktay Akbal’ın “Berber Aynası” adlı öyküsü oldu. Bir fotoğrafın Peşinde adlı yazı, onu yıllar önce okuduğu bir öyküyü neden çağrıştırdığını açıklamakta güçlük çekti. Ancak bilinen gerçekse, dudaklarından dökülen o sözcüklerdi. 

Peki, siyah beyazın yarattığı gizem, renkli fotoğrafta neden kaybolup gitmişti?

Bir diğer merak uyandıransa, bu yazıda sözü edilen fotoğraf nerde? O da çok garip bir şekilde fotoğraf dosyamdan kaybolup gitmiş, ne kadar arasam da bulamadım. Belki böylesi daha iyi olacaktı. Bu yazıda anlatılan fotoğrafı bir senaryo metnini okur gibi yapıldığında en azından onu kendi imgeleminizde canlandırabilirsiniz.

Filme alınan romanların birebir uyarlanamayacağı savını doğrulayan bir film vardı. Adı “Sevgili”. Yazarı Marguerite Duras’ya 1984 Goncourt ödülü kazandıran ve aynı adla filme aktarılan bu romanı okumazdan önce filmi iki kez seyretme şansım oldu. Filmi ilk izlediğimde bir hafta etkisinden kurtulamamıştım. Daha sonra bir kez de yabancı bir televizyonda izleme şansım oldu. Yıllarca o romanı elime aldım ama okumak içimden gelmedi. Nedeniyse, filmden müthiş etkilenmiştim. Okuduğumda o izlenimlerin kaybolmasından korkuyor olmamdı. Fakat günün birinde romanı okudum. Ve o yıllarda verdiğim kararın doğruluğunu anladım. Roman bana filmin verdiği tadı verememişti. Okurken hep film sahneleri gözümde canlanıyordu. Birebir örtüşmesini beklediğim onca sahne romanda yoktu. Örneğin erkeğin arabasında yan yana iki elin birbirine geçmiş halde bir sevişme sahnesi çok etkileyiciydi. Ama o sahne romanda yoktu. Buradan şu sonucu çıkarıyorum; ya önce romanı okuyup filme gitmeli ya da filmi izledikten sonra romanı okumamalı, bazen de bunun tam tersi olabiliyor!

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

HAYAL GEMİLERİ

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

KUTUPYILDIZLARI VE STOP LAMBALARI...

10/5/2008 -Kategori:

Bekir COŞKUN

DOĞRUSUNU isterseniz Metin Akpınar’ı, Zeki Alasya’yı, Levent Kırca’yı, hatta Kemal Sunal’ı özledim.
En baskıcı günlerde iktidarları eleştirebildiler.

Her ulusal sorunu sahnelerde, beyazperdede, televizyon ekranlarında çekinmeden dillendirebilen o yürekli sanatçılar nasıl olduysa birer birer kenara çekildiler.
Yerlerinde sadece sululuk ve densizlik var.
Ve ne çok korkaklık.
*
Oysa sanatçılar toplumların kutupyıldızlarıdır.
İnsanlar onlara bakıp yönlerini bulurlar.
O yıldızlara bakıp yollarını seçebilirler, onları izleyerek nereye-nasıl yöneleceklerini öğrenebilirler.
Kitleleri dalga dalga etkileyebilirler kutup yıldızları. Sahnede, ekranda, tiyatroda, sinemada... Şarkı söylerken ya da oynarken, fark etmez.
Asıl insanların her alkışları, onlar için biraz daha sorumluluk, biraz daha vebaldir.
Ve kötü bir şeydir:
Kutupyıldızı yerine, iktidarların stop lambası olmak...
*
Kadir İnanır ile Tarık Akan’ın, giderek ortaçağa kayan Türkiye karşısında, sanatçıları tepki göstermeye çağırmaları bana bunları düşündürdü.
Onlara daha çok saygı duydum.
"Teşekkür" fısıldadım, duysalar da, duymasalar da.
(........)
O her fırsatta siyasi iktidara yalakalık yapan, tepkisiz, sessiz, sinmiş soytarılıklar geldi gözümün önüne.
Sırf iktidarın denetimindeki reklamları paylaşabilmek, televizyonlarda program kapabilmek, belediyelerde danışmanlık-manışmanlıklara çöreklenebilmek... Ya da kim bilir, bilmediğimiz ilişkiler hatırına Türkiye’de tüm olup-bitenleri duymazlıktan gelmek...
Hiçbir vatandaşa yakışmazken, sanatçılara yakışabilir mi?
*
Yakışmaz...
Hepimizden çok cumhuriyetin amaçladığı çağdaş ve uygar yaşama minnet borçları olmalı o sanatçıların.
Ama ne yapacaksınız?..
Eğer toplumun "kutupyıldızları" olmak yerine, iktidarların ayaklarının altına endekslenmişlerse stop lambaları...

www.hurriyet.com.tr

Hürriyet Gazetesi köşe yazarı Bekir Coşkun, çok sevdiği ve en büyük eleştirmenim dediği babası Mehmet Zeki Coşkun'u yitirmiştir. Babasına Tanrıdan rahmet, ailesine ve Sayın Coşkun'a sabırlar dilerim. Ö. Akşahan


Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı